Anasayfa » İş'te Kadın » Hakkıyla Sağlıkçı: Banu Başaran

Hakkıyla Sağlıkçı: Banu Başaran

Röportaj: Hatice Ünal Bilen  Fotoğraflar: Hakkı Günerkan

Banu Başaran, sağlık sektörünün en faal kadınlarından biri. Hem İstanbul Cerrahi Hastanesi’nin Genel Müdür Yardımcısı hem Türkiye Sağlık Turizmi Geliştirme Derneği Kurucu Başkanı hem de bir anne! Fazlasıyla disiplinli, hiperaktif, yardım gönüllüsü ve söz ağızdan bir kere çıkanlardan o. 26 yıldır aktif bir şekilde sağlık sektöründe görev yapan Başaran, Yemen’de yer sofrasında oturarak hastayı nasıl kabul ettiklerini de görmüş, Amerika’da lüks otomobille hastaların nasıl karşıladıklarını da!

Uluslararası arenada sağlık yatırımı, yönetimi ve danışmanlık faaliyetleriyle olduğu kadar topluma değer katan sosyal sorumluluk projeleriyle de adından sıkça söz ettiren Banu Başaran ile ilk gençlik ideallerinden Türkiye’ye yakışır sağlık köyü hayaline dek her şeyi bu röportajımızda konuştuk.

Banu Hanım, İstanbul Cerrahi Hastanesi’ne uzanan kariyer yolcuğunuz ilk hangi idealler, hayallerle başladı, anlatır mısınız?

Ben çok kalabalık bir ailede büyüdüm, en küçük bireyi olduğum için de şanslıydım. Çünkü babamın hep prensesiydim. Çok disiplinli bir eğitim hayatım oldu. Bu benim ailemin en önemli kriterlerinden biridir. Annem babam hep şunu söyledi: “Ne olursa olsun doğru olun, herkese yardım edin”. Sağlık sektörünü tercih etmemin birincil nedenlerinden biri de, sanırım küçüklükten itibaren bilinçaltıma kazınan bu herkese yardımcı olma hevesimdir. Birilerine yardım etmek, dertlerine çare olmak bana en başından beri tarif edilmez bir mutluluk yaşatmıştır.

Hatırınızda kalan ilk yardımınızı sorsam?

Ben Marmara Koleji’nde okudum. Butik bir okuldu orası. Çevremize duyarlı olmak, bizim için temel bir öğreti oldu hep. Hiç unutmuyorum, bir sosyal sorumluluk çalışması istendi bizden. Arkadaşlarım farklı alanlara yönelirken ben Üsküdar Çocuk Esirgeme Kurumu’nda çalışmayı tercih ettim. İlk deneyimim, ilk gönüllü yardım girişimimdir o.

13-14 yaşlarımdaydım. Kurum’da uzun yıllar rol model annelik yapmakla başladı süreç. Hatta daha sonra kendi çocuğum oldu. Uzunca bir süre çocuğumu da haftanın belli günlerinde Kurum’daki çocuklarla paylaşmayı öğretmek üzere yanımda taşıdım. Paylaşmayı bilsin istedim… Hayatın sadece yaşadığımız çevreden ibaret olmadığını görsün istedim… Her şeyden önemlisi oğlum, çok iyi ve yardımsever bir insan olsun istedim. Oğlum şu an 24 yaşında ve ne mutlu ki, beni fazlasıyla gururlandırıyor. Hukuk fakültesini bitirdi, şu anda Londra’da masterını tamamlıyor.

Marmara Koleji’nden sonraki eğitiminiz ne şekilde devam etti?

Kanada’da okudum. Sağlığa yönelmem oradaki yaşantımla alakalı aslında. Toronto Üniversitesi’nde işletme okurken zorunlu staj yapmam gerekiyordu. Bu stajımı da yine Kanada’da yaşayan bir hekim arkadaşım vasıtasıyla bir hastanede yaptım. Daha sonra gördüm ki, Türkiye’de sağlık işletmeciliği diye bir şey yok! Onun üzerine sağlık yönetimi masterımı tamamlayarak Türkiye’ye döndüm. 1993 yılında Amerikan Hastanesi’nde çalışmaya başladım. 17 yılım orada geçti. Arkasından Medicana International’in kuruluşunda bulundum. Ardından şu an da görev yapmakta olduğum İstanbul Cerrahi Hastanesi’ne Genel Müdür Yardımcısı ve İcra Kurulu Üyesi olarak atandım.

Sağlığı seçerken aklınızdan tam olarak neler geçti?

Ben insanlara dokunmayı ve onların hayatlarında olmayı seviyorum. Bu sebeple 26 yıldır bu sektördeyim. En büyük avantajım ve şansım; çok fazla kurumsal firmayla çalışmamdır. Büyük hastanelerde profesyonel olarak görev aldım. Dediğim gibi, 17 yılım

Amerikan Hastanesi’nde geçti. 2004 yılından beri Türkiye Sağlık Turizmi Geliştirme Derneği’nin Başkanlığı’nı yürütüyorum. Aynı zamanda Sağlık Bakanlığı’nda çeşitli komitelerde danışmanlık hizmeti veriyorum. 2011 yılında kendi şirketimi kurdum. Sağlık yatırımı, yönetimi ve danışmanlık yaptım. Dünyayı gezdim. Yemen’de yer sofrasında oturarak hastayı nasıl kabul ettiklerini de gördüm, Amerika’da lüks otomobille hastayı nasıl karşıladıklarını da. Kültürel özelliklere göre hastaya davranışımızın nasıl değişmesi gerektiğini inceledim. Ne kadar çok görür ve tecrübe ederseniz, kaliteyi de ona göre yukarılara taşıyorsunuz.

2011 yılında özellikle Ortadoğulu hastaların Türkiye’ye gelmesi ve Türkiye sağlığının lobileşmesi alanında faaliyetlerim oldu. Irak Sağlık Bakanlığı’nın Türkiye’deki hastalarının organizasyonu konusunda bir yetkilendirme aldım. Libya hükümetine bağlı çalışan hemşire ve teknisyenlerin Türkiye’de iş geliştirmelerini sağlamak amacıyla düzenlenen eğitim programının organizatörlüğünü yaptım. Afrika bölgesinde yaklaşık 3 yıl deneyimim oldu. Tanzanya’da bir diyaliz merkezi ve göz hastanesinin kurulması konusunda fizibilite çalışmaları yaptım. Daha sonra Kenya sağlık regülasyonu sistemi için Ar-Ge faaliyetleri yürüttüm. Kenya’da bulunan 12 hastanenin marka konumlandırmasında görev aldım. Daha sonra Senegal’e giden Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) heyetine sağlık alanında seçildim. Yine aynı dönemde Batı Afrika’nın ilk özel hastanesinin anahtar teslimi olacak şekilde 2 yıl proje danışmanlığını yürüttüm. Bu hastanede makine, donanım, mobilya dahil her şey Türk malıydı. Bu hem benim için hem ülkem için büyük bir gururdur. Orada da sosyal sorumluluk projelerinde geri kalmadık. S.O.S’in kimsesiz çocukları yararına projelerim oldu. Giyinme, barınma, eğitim alanında yanlarında olmaya çalıştım. Nereye gidersem gideyim çocukların yanında olmaya çalışıyorum.

İyilik ve yardımseverlik sizi siz yapan özellikleriniz. Peki, Banu Başaran iş yapma ve yönetim stiliyle nasıl anlatır kendini?

Ben biraz Amerikan kültüründe yetişmiş birisiyim. Oradaki bakış açımız; “dediğini yap, yaptığını yaz, yazdığını uygula.” Yani söz ağızdan bir kere çıkar. Yapabileceğim konularda söz vermeyi isterim. Söz verdiğim zamanlarda da arkasında durmak isterim. Çok disiplinliyim. Çalışma saati konusunda sıkıntım yok. Hırslarım başarımla orantılı. Dolayısıyla hedeflerimi destekleyen her zaman için iş disiplinim oldu. Yönetiminde olduğum İstanbul Cerrahi Hastanesi’nde de “Öncelikle gerçekten verdiğim sözün arkasında durabilecek miyim?” diye düşünürüm. Ekip ruhuna çok inanan bir insanım. Kapalı çalışmayı çok sevmem. Biraz hiperaktif olduğum için çalışanlarımın bana ayak uydurması biraz zor olabiliyor. Ama uyumu sağladıktan sonra kişilerden ayrılmam çok zor oluyor. Aslında beni keşfettikten ya da anladıktan sonra son derece çalışılması kolay bir yöneticiyim. Keşfe de çok açık biriyim. Aklımdakini çok net söylüyorum. Onlarla ilgili bir arka planım yok. Dolayısıyla bu tutumum, beklentimde ne istediklerini bilmelerini sağlıyor.

Bu yanınızı sağlık sektöründe ne şekilde geliştiriyor ya da törpülüyorsunuz?

Kocaman bir hastaneyi yönetiyorsunuz. Sağlık işi yönetim anlamında çok zor. Biz de şöyle bir durum var, burada doktoruyla da muhatap olmak zorundasınız, hemşiresi, hastabakıcısı veya temizlik personeliyle de…

Bir temizlik personelinin eğitim düzeyi ve hayat standartlarına baktığınızda, o kadar uçlarda bir çalışan grubu var ki, amaç her türlü kesimin bakış açısını anlayarak ortak bir alanda çalıştırmak durumundasınız. Bunları sağlamak için de dünya vizyonunuzun olması gerekiyor. Ya da o bakış açısına sahip olarak bunları görmeniz gerekiyor. Beni bir gün hastanede yerde havlu toplarken de görebilirsiniz. Bu kurumda yönetim kurulundaki ikinci tek yetkiliyim. Üst düzey bir toplantı yaparken de görebilirsiniz. Bu işimin gerekliliği tabii ki. Ama benim şöyle bir misyonum da var. Türkiye’de çok az kişide olan bir şey bu. Biz Türkiye sağlığını Sağlık Bakanlığı ve özel hastaneler nezdinde yurt dışına lobisini yapıyoruz.

Misal, bir Malezya, Amerika veya Ortadoğu ülkesine gittiğimde Türkiye sağlığının ne denli ileride olduğunu, hekim ve hastanelerimizin neler yapabileceğini, ülkemize gelen hastalara nasıl bakabileceğimizin projeksiyonunu dünyaya anlatıyorum. Bunu Amerikan Hastanesi’nden başlayarak yaklaşık 2004-2005 yılından beri kendime misyon edindim. Bu misyonla Türkiye sağlığının uluslararası arenada pazarlanmasına katkı sağlamaya çalışıyorum.

Nasıl bir bilinç ve farkındalıkla bu misyona tutundunuz?

Ülkemiz sağlık sektörü açısından önemli bir konumda. Dünyadaki sağlık kuruluşlarıyla kıyasladığımız zaman ülkemiz hastanelerinin ne kadar ileri teknolojiye sahip olduklarını görüyoruz. Alt yapı olarak da çok kuvvetliyiz. Hekim ve sağlık çalışanlarımız dünyada bilgi ve beceri olarak çok iyi sıralarda. Sağlıkla birleştireceğimiz kültürel zenginliklerimiz var. Türkiye ekonomisine katkı olarak baktığımızda sağlık turizminin önemli bir gelir kapısı olduğunu biliyoruz. Nasıl ki ülkemiz tekstil alanında çok iyi biliniyorsa, aynı şekilde sağlıkta da sahip olduğumuz değerlerle öne çıkmayı hak ettiğimizi düşünüyorum. Ne var ki, bu alanda halen çok eksiğimiz var ve sürdürülebilirlik ve fiyat politikalarımız en büyük sorunlarımız hala.

Örneğin bir hastanın safra kesesi alınacaksa, sizin fiyat politikanız Türkiye’de üç aşağı beş yukarı bellidir. Söz konusu yabancı bir hasta olduğunda ne yazık ki fiyatlandırmada doğru prosedürleri izlemiyoruz. Ya da o gruba hasta gelmeye başlayınca hemen fiyatlarımızı 2-3 katına çıkarmayı hedefliyoruz. Sağlık sektöründe yapılan en önemli hatalardan bir tanesi de bu. Yabancı hastalar çoğu zaman astronomik rakamlarla karşı karşıya bırakılıyor. Buna neden olarak da özel hastanecilikte rekabet ortamının çok açık olması ile birlikte bir düzenlemesinin olmamasını gösterebiliriz.

“Kadın yöneticilerin aidiyet duygusu çok fazla ve bir kurumda uzun yıllar stabil kalabiliyor. Bu durum söz konusu markayı, kurumu sahiplenme ve sorumluluk almayı da destekleyeceğinden başarıyı beraberinde getirdiğine inanıyorum. Ama maalesef ki sektörümüzde bu konuda önemli bir açık var. Dolayısıyla sektörde kadın yöneticilerin teşvik edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle sektöre değer katmak adına bu önemli.”

Günümüzde özel hastaneler kendi paketlerini kendileri ayarlayabildikleri için astronomik fiyat politikaları uygulayabiliyor. Buna yönelik çözüm önerileriniz olabilir mi?

Bu konuyla ilgili Sağlık Bakanlığı ile çalışmalarımız oldu. Bunlarla ilgili yaklaşık 10 yıldır çeşitli komiteler, dernekler ve organizasyonlar kuruldu. Ben de bunların arasında dediğim gibi Türkiye Sağlık Turizmi Geliştirme Derneği’nin Kurucu Başkanıyım. Hedefimiz, bu rekabet ortamında Türkiye sağlık sisteminin ortak pazarda tek bir çatı altında tanıtılmasına hizmet etmekti. Bunu başardık. Geçmişte özel hastaneler birçok organizasyona tek başlarına gidiyorken, artık büyük organizasyonlara “Türkiye Sağlığı”, “İstanbul Sağlığı” diye gruplar gidiyor. Orada bulunmak isteyen kurumlar kendi alanlarında pazarlama ve tanıtımlarını yapıyor. Bunun ikinci aşaması, uluslararası arenaya açıldığınızda devletin mutlaka yanınızda veya arkanızda olması lazım. Bir paralellikte devam etmesi lazım.

Öyle mi peki?

Tam değil. Çünkü özel hastaneciler birtakım yatırımları kendileri yaptıkları ve devletten de bir destek göremedikleri için haliyle pazarlama noktasında devletin fiyat politikalarına karışmasını çok fazla istemediler. Sektördeki en büyük noksanlığımız da bu aslında.

Bakıyoruz, bugün Amerika da, Tayland da dünya üzerinden ciddi anlamda yabancı hasta alıyor, gelirlerinin büyük bir kısmı sağlık turizminden geliyor. Bu başarının temelinde, sağlık sektöründe sürdürülebilir iş modeli uygulamaları yatıyor. Bunun beraberinde gerek fiyat politikaları gerekse sundukları eşit şartlar ve yan şartlar sağlık gelirlerindeki başarıda en önemli faktörler.

Yan şartlar dediniz. Bunu biraz daha açabilir misiniz?

Hastanenin dışındaki otelcilik hizmetlerinde hastanızın yorulmadan sürekli ülkenizi tercih edebilir haline getirebilmeniz lazım. Bizde bir furya başladı. Ben Irak Sağlık Bakanlığı’nın Türkiye Temsilcisi oldum. Bana bu görevi Irak Hükümeti verdi. Yaklaşık 5 buçuk yıl her yıl 5 ila 6 bin arasında hasta getirdim. Ancak oradaki tek düzen şuydu, Irak Hükümeti paket halinde ödeme yaptığı için hastanelerin o paketin dışında hareket etme şansları yoktu.

Bu nasıl bir sonuç doğurdu?

Türkiye’de sağlık sektöründe bütün özel hastaneler Iraklı hastalara bakmaya çalıştılar, o pazarın içerisinde olmaya çalıştılar. Ne oldu? Paket kapsamında fiyatlar belli olduğu için kimse sizinle ya da Irak Hükümeti ile rekabet haline girip, paketleri ve fiyatları arttıramadı. Aynı senaryoyu bu ülke Libya ile yaşadı. Libya’da çok ciddi sıkıntılar yaşadık. Çünkü Libya serbest pazar olarak Türkiye’ye girdi. Hastanelerle vaka başı, paket başı bir anlaşma yapmadığı için çok ciddi bir para varken biz bunu doğru kullanamadık. Bu sefer hükümet ödememeye, kurumlar hastalarından para alamamaya başladı.

Buradaki en temel sıkıntılardan bir tanesi, siz 3 bin dolarlık bir hastayı 23 bin dolara fatura etmeye çalışırsanız, bu bir gün fark edilir ve Sizin ülkenize artık hasta göndermemeye başlarlar. Dolayısıyla sağlık sektörü olarak Libya’daki en büyük hatalarımızdan bir tanesi, fiyatlandırma politikamız oldu.

Bir de şöyle düşünelim, buraya sağlık turizmi için hastayı getirdiğinizde hepsi hastane içinde kalmıyor. Tedavisinin durumuna göre pozisyon alıyor, bu hastaların yakınları geliyor mesela. Yemek, içmek, taksi, otel, eğlence, alışveriş… Herkesi etkileyen bir alan! Bu noktada hep istedik ki, sağlık otelleri olsun veya oteller sağlık için gelen hastalara da müşteri olarak baktıklarında yararlansınlar. Ama piyasa o kadar açık ki…

“Türkiye’ye giren, aktifleşmiş 8 milyar dolarlık bir pazar var. Gerçek pazarın aslında 20 milyar doların üzerinde olduğunu biliyoruz. Türkiye dünya üzerindeki bu pazardan pay alabilecek nitelik ve konumdalar. Buna sadece İstanbul olarak bakmayın. Zincir hastanelerimiz var. Diğer illerimizde hastanelerimiz var. 500 üzerinde özel hastanesi olan bir ülkede bu pastayı aslında çok rahatlıkla paylaşabilirsiniz.”

“Hastalar turizm tarafında heba oluyor”

Örnek veriyorum, hastayı xyz ameliyatı için ülkenize getirmişsiniz. Bir otelle anlaşmışsınız, otele bıraktığınız hastayı bir daha göremiyorsunuz. Çünkü resepsiyondaki kişi bile hastanın yanındakine dolgu, botoks, saç ekimi gibi yaptırabileceği basit işler konusunda bile kandırıp hastanelerden komisyon talebinde bulunabiliyorlar.

Dolayısıyla biz de dedik ki, bu iş böyle olmuyor. Sağlık Bakanlığı’na gidip denetlenmesini sağlamak üzere bir proje sunduk. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı ortak bir paydada buluşsun istedik. Sağlık turizmi için gelen hastalar turizm tarafında heba olmasınlar istedik. Bunun için ortak bir denetleme mekanizması kuralım istedik. Bu çerçevede kendi içimizde oteller ve ilgili STK’larla çeşitli anlaşmalar yaparak hem hasta haklarını hem de otel ve hastane haklarını koruma altına alalım dedik.

Tam da bu konuyla ilgili geçen yıl Büyükşehir Belediyesi’nin Bursa’da bir çalıştayı oldu. Ben Sağlık Başkanlığını yürüttüm. Sağlık alanındaki tek isimdim. Çalıştay’da çeşitli kararlar aldık. Hastaya yapmış olduğunuz pazarlama politikasında 360° diğer alanlarda da bir hizmet sunularak bu ülkeden ayrılsın diye konuşuldu. Çalıştay’dan sağlık sektörünü etkileyen Sağlık Bakanlığı nezdinde bir yapılanma çıktı. Fakat henüz daha yayılmış ve oturtulmuş değil. Amaç da şuydu; bir denetleme mekanizması olsun, sertifikadan geçmeyen kurum ve kuruluşlar sağlık turizmi yapamasın. Dolayısıyla hastaneler de dahi bir protokol hazırlandı ve Sağlık Bakanlığı denetleyerek sağlık turizmi yapabilir yetki belgesi alınmaya başlandı. Ama denetlemeler henüz başlamadığı için bugün bakıyorsunuz, yetki belgesi olmayan hastane de yabancı hasta alabiliyor. Çünkü bunun denetlenmesi gerekiyor. Ama kötünün iyisi diyelim, en azından böyle bir sertifika programı çıktı. Özel hastaneler olarak hepimiz bu konuda akredite olduk. Türkiye genelinde yetkilendirme belgesi almış yaklaşık 78 özel hastane var.

Buradaki kriter de şu, azami üç olmak üzere doktorlarımızın mutlaka İngilizce biliyor olması, uluslararası bir departmanınızın olması lazım. Medical Translator olarak hastalarınıza kendi dilinde hizmet verebilecek bir ekibinizin olması lazım. Sağlık turizmi için böyle bir yetkilendirme belgesi çıktı.

Biraz önce sağlık turizminde sağlık otellerinin gerekliliğinden söz ettiniz. Türkiye’de bu koşullara sahip oteller arasında hangilerini sayabilirsiniz?

Bu sorunuza belki çok net cevap veremeyebilirim. Ama anlaşma yaptığımız otellerle ilgili olarak, biz sağlıkçılar olarak söz konusu anlaşmalarda şu kriterleri arıyoruz. Bir hasta veya refakatçinin otelde kalma süreleri, neler yiyecekleri, hangi tür yastıkta yatacakları, yastıkların kaç derecede yıkanacağı belli.

Dolayısıyla biz bir otelle anlaşma yaparken otelin mesafesi ya da yıldızına bakmaksızın bize bu hizmetleri nasıl sağlayabilecekleri konusunda anlaşma yapıyoruz.

Bu kapsamda değerlendirebileceğimiz oteller arasında tüm Marriott, Wyndham ve Hilton otellerini sayabilirim. Çırağan ve Four Seasons çok farklı bir kategoride. Ama şuradaki bir küçük butik otel diye bakıyorsunuz ama o hizmeti alabiliyoruz. Biz ne yapıyoruz? Çevremizde 7-8 tane küçük otel var. The House Hotel ile anlaşmamızı yapmış durumdayız. İlk etapta oteli denetliyoruz. Arkasından hastalarımızla ilgili otele bir brife veriyoruz. Oteller bu anlamda müşterilerine özel, kişiselleştirilmiş otelcilik hizmeti sunmaya başlıyorlar.

Bu bahsettiklerinizden sağlık işletmelerinin konaklama işletmelerini desteklediklerini anlıyorum. Peki konaklama işletmeleri sağlıkçıları yeteri anlamda destekliyor mu?

Hiç desteklemiyor. Hatta sağlıkçıların zarar gördüğü zamanlar da oluyor. Bu konuda büyük bir sıkıntı yaşıyoruz. Biz sağlıkçılar olarak turizm ekibiyle zaman zaman bir araya geliyoruz. Bildiğiniz gibi, dünya çapında yapılan turizm fuarlarında sağlık kısmı da var. 2006 yılındaki ITB Berlin’e gittiğimizde epey bir yadırganmıştık, siz turizmci misiniz, ne işiniz var burada diye. Ama bugün özellikle turizmle ilgili fuarların en büyük satış alanları, sağlık turizmi. Her yıl bizimle anlaşma yapmak veya da bizleri yanlarına almak için ciddi görüşmeler yapıyorlar. Hatta bundan 1 ay önce ITB Berlin’in yeni bir yapılanması var. Sağlık Turizmi diye ayrı bir alan açtılar. Eskiden bir fuarın içerisinde bir sağlık köşesi olurdu. Şimdi Medical Tourism Pavilion diye kocaman bir alan ayırmışlar.

Hatta Alman Başkanı buradaydı. ITB Berlin Turizm Fuarı’nın artık ITB Berlin Turizm ve Sağlık Fuarı olarak anılıyor. Sağlık kısmına da bir direktör atamışlar. O da hastaneleri tanımak üzere burada bir lansman yapıldı. Hastanemize geldi, görmek istedi. “Lütfen bize sağlık komitesinde destek olun” diye bana danışmanlık teklifinde bulundu. Dolayısıyla onlarla bu sene değil ama önümüzdeki sene görüşeceğiz. Çünkü yeni bir hastane yönetimi devraldık. Projenin içinde birebir olmam gerektiği için bu şartlarda zaman ayırmam çok güç. Bu sene ona vakit ayıramayacağımı söyledim.

Bu durum Türkiye ve dünyada sağlık turizminin gelişimine nasıl yansır sizce?

Türkiye’nin finansal ve politik konjonktürü nedeniyle şu anda bütün sağlık kurumları seçimleri bekliyor. Turizmciler destek alabiliyor, bizlerin de sağlık turizmi konusunda teşvikleri var. Yurt dışına yaptığınız stantlar, pazarlama faaliyetlerinizi alabiliyorsunuz ama biz birebir geri dönüşümle almıyoruz, altı ay gibi çok geç bir sürede alıyoruz. Milyonlarca evrakı tamamlamanız gerekiyor.

Turizm kısmı teşviklerle gidiyor, biz teşviklerle gitmiyoruz, önce parayı harcıyoruz, sonra alabilirsek sağlık alanında açılan teşviklerle paramızı almaya çalışıyoruz. Bu da çok uzun vade ve yıl içerisinde kaç tane organizasyona katılabileceğiniz tamamen döviz bazlı olduğu için bu sene açıkçası biz yeni bir sağlık sektörü olarak özel hastaneler toplantıların en önemli konularından bir tanesi 2019’da sektör olarak hangi bütçede kalacağız konusu. Daha henüz onu bilmiyoruz, çözemedik. Dolayısıyla herkes önümüzdeki seçimleri bekliyor. Bu seçimlerden sonra yurt dışına yönelik pazarlama aktivitelerimiz ne kadar para harcayacağımıza bağlı.

Bizim hastanemize baktığınızda kuvvetli bir ekibimiz var. Burada yaklaşık 15-16 yıllık tecrübeli bir ekiple çalışıyorum. Dolayısıyla biz İstanbul Cerrahi Hastanesi’ni pazarlama konusunda hiç zorlanmadık. Yönetim olarak hastaneyi devralalı iki yıl oldu. İlk senemiz tadilat ve çeşitli yapılanma çalışmalarıyla geçti. Buna rağmen 2018’i %43 yabancı hasta cirosu ile kapattık.

Yeni yönetimle yeni bir başlangıç yapan İstanbul Cerrahi Hastanesi Genel Müdür Yardımcılığı görevinizi bir de sizin ağzınızdan aktarmak isterim.

Yaklaşık 20 yıllık bir geçmişi olan İstanbul Cerrahi’nin yatırımcısı Gassan Shaker iki yıl önce hastanemizin yüzde 100’ünü devir aldıktan sonra, yönetim olarak bir yönetim kurulu icra ekibi kurarak hastanenin yönetimini üstlendik. Başta CEO’muz Doç. Dr. Ahmet Nuray Turhan liderliğinde ben ve ekibimizle ortaklaşa kurduğumuz bir yapıyla İstanbul Cerrahi Hastanesi’ni değiştirdik. Öncelikle bu zamana kadar dokunulmamış alanlarında tadilat ve restorasyonla hastanenin mekanik ve tıbbi alt yapısının yenilenmesini sağladık. Aynı zamanda hastane yaklaşık 5677 metrekareye ulaştı. 1000 metrekare inşaat alanıyla genişleme alanına sahip olduk. Oda sayısı 52’den 78’e çıkartıldı. Mimari alt yapımız da değiştirildi. Dış görünüş olarak da gelen misafirlerimizin algısına hoş bir şekilde hitap etmekle birlikte bu yenilenme sürecinde en çok teknik altyapımıza önem verdik. Hiç dokunulmamış olan teknik alt yapı büyük oranda sıfırlandı diyebiliriz. Son 2 yıl içerisinde yapılan bu büyük yatırım ileriye dönük vizyonumuz için çok önemlidir. İstanbul Cerrahi Hastanesi Türkiye’deki ilk butik hastanedir. Küçük hastaneler elbette vardır; ama biz büyük, A Plus hastanelerin ameliyathanelerine sahip butik bir hastaneyiz. 5 adet büyük ameliyathanemiz var. Türkiye’deki büyük ameliyatlarda, özellikle obezite cerrahisi, göz lazer ameliyatları, kanser cerrahisi, beyin cerrahisinde Türkiye’nin önder hastanelerinden bir tanesiyiz. Her yıl 6-7 binden fazla göz konusunda lazer ameliyatları yapılan bir hastane burası. Özellikle Fulya’daki sağlık vadisi içinde olduğumuz için çok fazla tercih ediliyoruz.

Sağlık turizmini yıllar bazında nasıl değerlendiriyorsunuz? Sektörün 2023 hedeflerinden de biraz söz edebilir misiniz?

Sağlık sektöründe hedefler her geçen yıl artıyor. 2018’de ciromuzun yaklaşık yüzde 28’i yabancı hastaya bağlı. Biz bu sene yüzde 40’larda uluslararası ciro bekliyoruz. Bu, İstanbul Cerrahi Hastanesi için hedefimiz. Genel anlamda sektörün Türkiye bazında yüzde 20 rahat büyüyeceğini düşünüyorum. Libya bir pazardı, durdu. Irak çok büyük bir pazardı. Biliyorsunuz 2015’teki Irak’taki politik konjonktürden sonra hastalar azalmaya başladı. Ortadoğu yeniden kendini toparlamaya başlayınca Libya tekrar kendi ülkesine bakamadığı hastaları Türkiye’ye getirmek üzere yeni bir kapı daha açıyor. Muhtemelen seçim sonrası Libya pazarı yeniden Türkiye’ye kazandırılacak. Sağlık turizmi, sağlık işletmeleri seçimlere odaklandı, bekliyoruz. Dövizin akıbetini bekliyoruz.

Son olarak bundan sonrası için neler planlıyorsunuz?

Sağlık sektöründen başka bir şey bilmiyorum. Dolayısıyla beni yoğun çalışmak çok dinamik tutuyor. Çalışmayı seviyorum, hiçbir sıkıntım yok ama sektörün en büyük eksikliklerinden bir tanesi, benim de hayalim olan, Türkiye’ye yakışır bir sağlık köyünün kurulması.

Hayat kalitelerini düşürmeden, beraberce yaşlanabilecekleri bir köy hayalim var benim. Bu köyün içerisinde otel olabilir, insanların kendi alanlarında yaşayabilecekleri evleri olabilir, bir hastane olabilir. Özellikle yabancı hastalarda bununla ilgili çalışmalarım ve fırsatlarım oldu. Ülkemizde maalesef insanlar belli bir yaştan sonra ya evlerine tıkılmak zorunda kalıyor ya da huzurevlerine gönderiliyor. Bu bizim gibi toplumlarda kabul edilebilir bir durum değil. Huzurevine bile göndermiş olsanız, maalesef ki bunun da kalitelisi hiç yok. Can sıkıcı örneklerle karşılaşıyoruz çoğu zaman. Oysaki bu hastaların sosyalleşebilecekleri, el becerilerini veya beyinlerini çalıştırabilecekleri bir aktivasyona ihtiyaçları var. Bacağı kırılan bir hasta yatağa mahkûm ediliyor örneğin. Veyahut yaşlı bir hastanın konuşup sohbet edebileceği bir akranı olmayabiliyor.

Benim hayalim şu; öyle bir köy olsun ki, bir hastane, içinde çok iyi bir fizik tedavi ve rehabilitasyon merkezi gibi düşünebilirsiniz. Yaşlılar tek başlarına bir kat kiralayabilirler. Tıpkı ev gibi döşenmiş bir alan düşünün. Aslında bununla ilgili Türkiye’de birkaç proje çalışmam oldu. Yurt dışı bir fon geldi. Bodrum’da fonksiyonel planlamasını yaptık. Bunun için de Çekoslovakya, İspanya, İngiltere ve Norveç gibi dünyadaki mevcut örneklerini gezdik. Şu an projenin alt yapı çalışmalarını sürdürüyoruz. En fazla 2-3 yıla kadar projeyi tamamlamayı hedefliyoruz.

İnceleyin

Doğuştan şanslı hem de başarılı! Esen Hünal

Röportaj: Hatice Ünal Bilen – Fotoğraflar: Ümit Başer Alkaç The North Shiled Pub konseptinin kurucusu ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: İçerik izinsiz kopyalanamaz, başka mecralarda kullanılamaz 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserlerini Koruma Kanunu Gereği (Site Telif Hakları) Konusunda Yasal Uyarıyı inceleyebilirsiniz